Pazar, Kasım 15, 2009

çorba

Bazen kendindem utanıyorum. Etrafıma baktıgımda herkes kendine özel vakit ayırıp, birşeyler yapıyor. Bense halen daha bu işi nasıl yapacağımı düşünme safhasındayım...

İSTİYORUM / İSTİYORUM / İSTİYORUM

Acilen fotoğraf çekmek istiyorum ama profesyonel anlamda. yok öyle, doğum fotoğrafçısı ya da düğün fotoğrafçısı olmak gibi bir hevesim. Ama güzel bir fotoğrafa bakmak beni her zaman rahatlatmıştır. biraz da kendi çektiğim güzel fotoğraflara bakmak ve bu sayede bol bol rahatlatmak istiyorum, hepsi bu. Olur da üstüne de para kazanırsam, eyvallah. :))

Günlerin de mümkünse 36 saat olmasını ACİL olarak istiyorum. Yetmiyor kardeşim 24 saat, yetmiyor! Ne yapabilirim.

Bir de ben söylemeden, düşünecek ve hızla düşündüğüm şeyi,isted iğim şekilde yapacak 7/24 bizimle yaşayacak ama varlığını hissettirmeyecek bir yardımcı istiyorum tabii bedava olsa en süperi olur (kabul; bu abartı oldu).

Bir de son 1 yıla yakın zamandır düşündüğüm birşeyin olmasını istiyorum, ama henüz değil, biraz daha olgunlaşınca hem ben hem de fikrim. Bunu yapma istediği de rahmetli Türkan Saylan'ın kısa hayat hikayesini dinlerken geldi. Belki de ruhunun milyarca parçasından biri gelip benim yüreğimi buldu - buna amin! demek gerek-

RÜYAM

Dün akşam rüyamda eskilerde kalmış ama tahminimce sinirim geçmemiş biriyle bir toplantıda öyle bir kavga ettim ki (kavgadan çok, hep ve sadece bağırdım) uyandığımda kasılmış kalmıştım. Bu ne sinir, nasıl bir rüya, nasıl bir hırs anlayamadım ve kendimden korktum. Ama çok anlamlı şeyler söyledim walla.

Cuma, Kasım 13, 2009

Eylül'den Kasım'a

2 ay sonra tekrar yazabiliyorum. Bu dönemde yazma şanslarım oldu ama tercihimi hep başka şeylerden yana (mesela uyumak, dizi izlemek vs.) kullandım. Yazmamış olmam, yazacak konu olmamasından değil, biraz tembellikten biraz da hayatın akışından. Yazmadım ama okudum, okudum ama çok nadir yorum yaptım.

Bu 2 ay hiç de süt liman geçmedi. Bir dönem –bence- bunalımın eşiğinden döndüm. Gayet ciddi ve mutsuz konuları irdeledim kafamda. Düşüncelerimi hayata geçirsem sonuçları ne olur, ne kazanırım ne kayberim diye epey bir kafa patlattım ama tabii ki hiçbirini yapmadım, değil yapmak kendi kendime bile dillendirmedim. Sanki bir film senaryosu ya da kitap yazar gibi kafamda kurguladım, kurguladım durdum. Ve bir kenara attım. Genelde de çok sıkıldığımda olan şey budur. Kafamda kurgular, kavgalar eder, diyaloglar yazar dururum. Bir süre sonra da sıkıldığımdan mı, yoksa bu yaptıgımda bir çeşit terapi oldugundan mı bilmem, bir kenara atılır tüm bu sıkıntılar. Tabii dönem dönem hortlamak üzere... Şu anda kenardalar, hortlamak üzere bekliyorlar.

Genel olarak, ruh hissiyatım “yalnız” olduğum şeklinde. İçim çok sıkıldığında daraldığında geliyor bu his. Bir süre de gitmiyor. Ortaokuldan beri arkadaş olduğum ve her sırrımı bilen tek kişi olan dostum bile uzak geliyor bu dönemlerde.

Sanırım tüm bunların sebebi de, gerçek anlamda kendime istediğim gibi ve istediğim şekilde kendime vakit ayıramamam.

Bu vakitsizlik durumuna Gülde Işık’ın artık benim için kabusa dönen uyuyamama durumları da tuz biber oluyor. Bu konuda profesyonel yardım almaya karar verdik, benim iteklememle. En son bugün doktorumuza anlattım, uykuya dalma süremizin 45-60 dakikaları bulduğunu, o da profesyonel yardım önerdi ki, O önermese ben talep edecektim. Belki de bu yardıma G.I dan çok benim ihtiyacım var.

Tüm gün çalıştıktan sonra, eve gelip gece 23.00 gibi de uyumakta direnen biriyle uğraşmak gerçekten çok yıpratıcı oluyor.

Geriye baktığımda, G.I ile geçirdiğimiz yaklaşık 2 yıllık sürede en çok ne de hata yaptım diye; bulduğum önemli 2 konu var.

1.si G.I çok kusan bebek diye neredeyse püreye yakın şekilde beslemekten çiğneme tembeli yaptım/k. Aslında o dönemde “aman kusmasın, büyümesi yavaşlamasın” dediklerinde dinlemeyip, iri parçalı olarak devam etseydim belki de 1 ay büyüme eğrisi düşerdi ama bugün çiğneme konusunda, O da biz de daha rahat olurduk diye düşünüyorum.

Her ne kadar çok çok mecbur olmadıkça (tavuklu yemekler hariç) mikser, blendır gibi aletleri ben kullanmadım. Ama çevrem bir şekilde kullandı ve ne kadar anlattıysam da bu duruma engel olamadım. Lapacı olmadı ama çiğneme ve sonrasında yutma konusunda o kadar yavaş ve isteksiz ki, benim de geri adım atmama sebep oluyor bu durum.

Tek tesellim biraz daha büyüdüğünde bu konuyu kendi halledeceğine olan inancım. Umarım yanılmam!

2.si ise uyku konusu. Bu konuda nerede, nasıl bir hata yaptım, ne atladım hiç bilmiyorum. Tek tahminim bizi en çok yoldan saptıran ilk 2,5 aylık dönemdeki gece 23.00 sabah 04.00 arası süren gaz sancılarımız ve bitmeyen ağlamamızdı. Evde nöbetleşe baktık o dönemde eşimle. Gece 22.00 – sabah 02.00 arası eşim uyuyordu; 02.00 – 04.00 arasında da nöbete kalkıyordu. Zaten tüm bu süreç sonunda da G.I. uyumaktan çok ağlamaktan bitap düşmüş oluyordu.

Şimdilerde ise, evde hem anne hem baba varsa, uyumamak için her türlü yolu deniyor; yatakta zıplamak, bizim yatakta uyumak gibi bir adedi olmamasına rağmen yataklar arası dolanmak, yatağına tüm bebekleri toplamak, hiç birine gücü kalmamamışsa yattığı yerde gözler kapalı konuşmak. Sonuçta hedef uyumamak!

Tüm bu süreçte, 1tanede dünyalar güzeli Aylin’imiz oldu. Şimdi sabırla bekleyip, G.I ile oynamalarını ve bu sırada eğlenmeyi bekliyoruz ailecek.

Bu arada hastanede fark ettim, 2. çocuğum olsa ne rahat ederdim diye.

Bilmek ile bilmemek arasındaki uçurumu da bir kere daha yaşamış oldum. Belki bilmemek bir yere kadar kötü ama en kötüsü bilmediğini bilmemek ve de kendini biliyorum sanmak..

Şimdilik bu kadar olsun... uyku zamanı! :))

Cumartesi, Eylül 05, 2009

Hayat gailesi dedikleri şey, etrafımızı öyle çok sarmış ki; sanki bu hayat Istanbul dışında yaşanamazmış gibi hissettiyor bana. Gerçi bu hissiyatımın en önemli nedenlerinden biri de ülkemizdeki iş bulma/bulamama, mesleklerin her yerde aynı derecede geçerli olmaması... İstanbul dışına çıkarsak, işsiz kalacağımıza ve sonuç olarak aç kalacağımıza, arzu ettiğimiz eğitimi çocuğumuzun alamayacağına öyle çok inanmışım ki; hayatta ki huzurlu zamanların çoğunu ıskaladığımı düşünüyorum artık!!

Çarşamba, Eylül 02, 2009

Bu aralar trafikte sürekli tacize uğramaktayım. Bunu oruçlu olma durumundaki açlığın verdiği sabırsızlığa bağlıyorum.
Bu akşam eve dönerken en sağ şeritte 100 km. hız ile giderken bana sellektör yapan kamyon şöförünün mantığını ya da benim nereye gitmem gerektiğini çözemedim. Acaba kaza şeridine geçip mi ona yol vermem gerekiyordu yoksa bir sol şeride geçip onun beni sağdan geçmesine mi izin vermeli idim. Bilemedim! Bilemeyeceğim de!
Bir de Antalya yolculuklarımızdan birinde Bilecik'in virajlı dağ yolunda peşimize takılıp beni deli eden süt kamyonunu. Kendimi korku filmlerindeki bir kovalamaca sahnesinde hissetmiştim... :))